Qendîl’de bir sahne ve sahnede gizli bir OZAN...
Devriş ÇİMEN Şiyar sanatçı olma iddiası ile değil gerilla olmak için dağları seçmiş... Dağlara ulaştıktan sonra onun geçtiği her yerde deyişler de geçmiştir. Deyiş söylediği için değil sadece, onunla tanışan herkesin ...
Devriş ÇİMEN Şiyar sanatçı olma iddiası ile değil gerilla olmak için dağları seçmiş... Dağlara ulaştıktan sonra onun geçtiği her yerde deyişler de geçmiştir. Deyiş söylediği için değil sadece, onunla tanışan herkesin peşine takılıp, dağ dağ dolaşacağı duygulu, düşünceli, mütevazi, sevimli, ince ve yakışıklı bir gerilla… Az ve öz konuşan, fakat çok deyiş söyleyen gerilla Şiyar...
Vadilerde ve dağ zirvelerinde, yıldız tarlasının içinden süzülen ayın parıltısında kendilerinden geçercesine öten cırcır böcekleri, O’nu uğurluyordu adeta. Bu sesler Kürdistan’a has olsa gerek… Varsa da başka ülkelerde, aynı şenlikte böyle seslenmiyorlardır geceye.
***
Varsa da başka dağlar, Qendîl dağları kadar bir özgürlük mücadelesi ile bu kadar bağlantılı gündeme gelmemiştir.
Ve varsa dağlı bir sanatçı, Şiyar Malatya gibi deyişleri seslendirmemiş ve onun gibi deyişleri hissederek yaşamamıştır. Kırsal alanda yaşayan birçok sanatçı, sanatının icrasını yapabilmek için kentleri seçmiştir. Şiyar sanatçı olma iddiasıyla değil, gerilla olmak için dağları seçmiş... Dağlara ulaştıktan sonra onun geçtiği her yerde deyişler de geçmiş. Deyiş söylediği için değil sadece, onunla tanışan herkesin peşine takılıp, dağ dağ dolaşacağı duygulu, düşünceli, mütevazi, sevimli, ince ve yakışıklı bir gerilla… Az ve öz konuşan fakat çok deyiş söyleyen gerilla Şiyar’ı, Qendîl zirvelerinde tanıma fırsatını bulmuştum.
***
Şiyar’ı Dersim’den, Heftenîn’den ve Zap’tan tanıyan birçok gerillanın büyük bir hayranlık ve sevgiyle anlatmaları benim de ilgimi çekmişti. Peşine takılıp dağ dağ dolaşacaklardan biri de ben olabilirdim, lakin koşulların ve zamanın hükmü buna olanak tanımadı. Dolayısıyla, onunla yollara çıkmamış olsak da deyişlerde buluştuk. Sonrasında defalarca seslendireceği ‘Feryadı İsyanım’ destanında ikimizin de çok sevdiği dörtlüğe tebessüm etmiştik;
“Gözlerinin dokunduğu her mekan memleketim
Bakıver de uzamasın gurbetim, esaretim
Ahmed Arif hasretinden prangalar eskitmiş
Beni böyle eskitense prangalı hasretin”
Ve ben ondan öğrenecektim, ‘Feryadı İsyanım’ın söylenenden çok daha uzun bir Ozan Emekçi’nin destanı olduğunu...
***
O daima özgürlük serüvenini ve güzelliğini seçmiş, onun içinden geçmiş ve serüveni yaşamış bir çılgın… Güzellikle anlatılanlara bir insan 'bu kadar mı benzer' diye şaşırmıştım onu deyiş söylerken dinlediğimde… Gerilla Doğan onu şöyle anlatmıştı; “O gelmeden, varacağı yere sazı gelen gizli bir ozandır.” Dersim dağlarında gerillalık yaptığı zamanda onu tanıyan herkesin gizli hayranlığını ve sevgisini kazanmıştı. Doğan ise bunlardan sadece biri. Hayran desek acaba yoldaşı Doğan gücenir mi? Zira gerilladaki yoldaşlık da bir hayranlık, bir serüven değilse nedir?
Bu serüven içerisinde O’nun Dersim dağlarından etkilendiği kadar onlar da Şiyar’dan etkilenmişti. O’nun söylediği deyişleri Dersim dağları da duymuş ve dinlemişti. Qendîl’deki dağ konserinde repertuarında ilk söylediği deyişlerden biri;
“Dersim dağlarında ot kucak kucak
Ne bilsin ki dostlar böyle olacak
Yağmur diye gökten kurşun yağacak
Yol verin geçelim Dersim dağları” idi.
Öyle güzel ve öyle içten söylüyordu ki, “Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur” sözünün tersine Dersim dağlarını Qendîl dağlarına kavuşturabilen bir buluşmaya dönüştürdü adeta.
***
Şiyar’ı, yakılıp yıkılmış uzak bir dağ köyünde, 40 bin hayrana bedel 40 gerilla açık hava konserindeymiş gibi dinlerken, izleme onuruna nail oldum... Yıl 2009’du. Buluştuğumuz yer, dağın zirvesinden derin bir yarık halinde aşağılardaki köylere bakan bir viraneydi. Beş koldan akan dereciklerin birleştiği bir yer. Şiyar daha sonra burayı anlatırken; “Biz geldiğimizde buradaki dereciklerden kimi kurumuş, zirvelerden akan kar suyu ile şırıl şırıl akıyordu. Dağın zirvelerini, bu sarp kayaları, uçurumların bolluğunu görenler, burada yaşamın olabileceğine ihtimal bile vermez. Ama biz yaşamı, yaşamaya izin vermeyenlere karşı buralarda ve buralara benzer mekanlarda inşa ediyoruz” demişti bilgece...
***
Şiyar’ı görmeye gittiğimizde sonbahar sıcaklığının soğuklara teslim olacağı günlerden geçiyordu tüm coğrafya… Yeşilin her tonundan sarının birçok rengine, kahverengine, nar kırmızısına, pembeye ve diğer birçok renge karışıyordu ağaç yaprakları... Sonra serin bir yel dalıyordu yaprakların içine, bir bir koparıyor dalından, savuruyordu oraya buraya… Burası Mezopotamya, insanları da ağaç yaprakları gibi oradan oraya ‘savrulmuş’… Kürdistanî bir sonbahar renkliliğiydi; güzel, soluk ve ılık…
Şiyar burada geçirdiği yaz aylarını anlatıyordu; “Evet ya! Yaz boyunca burası öyle sıcak olur ki, gölge seni takip eden tek sığınak olur adeta... Daha birkaç hafta önce; yani Kasım’ın ilk günlerinde susuz toprak, yağmura kavuştu. Günlerce yağmur yağdı. Toprak yıkanmışçasına renk değiştirdi. Bir önceki mevsimde sararmış otların altında; sonbaharda, o ilkbahara has olan incecik ve taze yeşil otlar boy verdi. Bu da bir bahar ama ilk değil, son bahardır yaşadığımız…”
Anlattıklarından anladım ki, ilk kar düşene kadar ilkbahardaki gibi yeşil otlar, değişik çiçekler ve mantarlar boy veriyormuş. Doğanın bu ritüelinden sonra her tarafını kar kaplıyormuş Qendîl’in. Derken toprak, bahar günlerine kadar beyaz örtüyü üzerine çekip, dinlenirmiş...
Beyaz örtüyü üzerine çekecek toprağın altında, bir gerilla sığınağı içerisinde beni konuk etmişti Şiyar, Doğan, Welat ve Simko.
“Toprak beyaz örtüyü üzerine çekmeden, her yer soğuğa teslim olmadan ve biz burayı terk edip uzak bir yerde ‘yeraltına çekilmeden’, sana aylarca bizi büyük bir cömertlikle konuk eden Qendîl insanını, şu vadideki dağ köyünü biraz daha anlatmak istiyorum" dedi gerilla Şiyar ve sürdürdü: “Yaz boyunca, uzaktan izlediğimiz bahçeye, O ihtiyar adam gelip gitmeseydi ve ben o ihtiyardan yola çıkarak, biraz daha incelemeseydim, buralarda bir zamanlar insanların yaşadığını pek tahmin edemeyecektim. Yani o kadar ki yıkık, o kadar ki kimsesiz ve sessizdi burası. Şimdiki sessizliğini 1970’li yılların başlarındaki büyük gürültülere borçlu. Baas rejimi o dönem halkın peşmergelere yardımını kesmek için köyleri zorunlu göçe tabi tutmuş. Yakıp, yıkmış, bombalamış... Qendîl bölgesindeki birçok köy de o yıllarda Soran, Kuştepe, Ranya gibi kasabalara yerleştirilmiş.”
Şiyar yanıbaşımda anlatırken, bakışları donarcasına uzaklara daldı. Biraz bekleyip tekrar yanımıza dönmesini işaret ettiğimde, alt dudağını içeri çekerek ısırdı. Hemen sonra yaramaz bir çocuğun gülümsemesini takınıp göz kırparak, “O zaman önce çay!” şartını koydu. Gerilla Doğan, “Sahne alan sanatçı söylemeden önce nasıl şarap içiyorsa, biz de çay içeriz. Çayın gerillada iyileştirici ve hoş edici yanlarının olduğunu yazmazsan, sana çay yok” demişti, muzipçe...
***
Çay içerken gerilla Doğan, sanki aralarında anlaşmışçasına, gözleri ile saza işaret etti. Şiyar’ın yüzünde hiç eksik etmediği o çocuksu tebessüm eşliğinde, “Hele getir bir kulağını çekelim onun, sohbetimize sonra devam ederiz...” dedi. Sazı eline aldı. Sol eli ile perdelerde gezindi ve sağ elindeki ince parmaklarını tellerde gezdirdi.
Şiyar repertuarında Mahsuni, Muhlis Akarsu, Nesimi Çimen, Ali Ekber Çiçek, Arif Sağ, Ozan Daimi, Hasret Gültekin, Ozan Emekçi, Musa Eroğlu, Mikail Aslan, Ozan Cömert, Bîrader, Ciwan Haco ve adını sayamayacağım birçok sanatçıdan derlediği üç saatlik bir resital verdi. Doğan, “Yazacaklarına mutlaka şunu da ekle; çay iyileştiricidir, fakat çayın yanında deyişler varsa, yaşarsın hiç ölmeyecekmiş gibi” dedi. Sığınakta bulunan bu arkadaş grubu hüzün, sevinç ve özlemin karıştığı bir vaziyette, kimi sigarasını, kimi çay bardağının kulpunu parmaklarının arasına aldı. Onlar böylece, geçmişe ve geldikleri yerlere düş yolculuğuna çıkmışken, ben ise onlara bakıyordum sessizce...
***

Şiyar, günlerce o yaşlı adamı düşündüğünü ve günlerce onun, yaşamı boyunca yaşadıklarına, yolculuk yapıp durduğunu anlatırken derin bir iç çekti; “Ve günlerce yaşlanıp durdum onunla. Onunla göçtüm, savaştım, bombalandım, ölüm gördüm, acı çektim, yakınlarımı kaybettim, evim yandı; fakat şairin de dediği gibi ‘terk etmedi sevdan beni’ diyen bir ısrarcılığına da tanıklık ettim. Dersim’deki bir dağ köyünde yaşlı bir amca ‘Toprağımız tarihimizdir’ demişti. Bu ihtiyar adam da sanki aynı kodlamaya dayanıyormuş gibi tarihine ve bu toprağa olan sevgisini, içinde yaşamamıza izin verdiği bahçesine işlemiş…” dedi ve eliyle gözle seçilmesi imkansız bahçede bir noktaya işaret ederek devam etti: “Bahçedeki her ağaç öyle canlı ki! Sahipleri gibi inatçı. Boy vermiş gökyüzüne doğru. Keşke, yaz başlarken görebilseydin bu sessiz vadideki bahçeyi. Ne yoktu ki? Dut, nar, kayısı, armut, şeftali, elma, erik, incir, ceviz, iğde, alıç, şilan, şekok ve hala Kasım’ın on beşinde yediğimiz üzümüyle bir meyve cenneti…” Gerçekten de burada her türlü meyve ve sebzenin yanı sıra bir de, dereciklerine koku salan nane, kekik, sumak ve daha adını bilmediği nice bitki çeşidinin olduğunu anlatırkenki yüz ifadesinde mutluluğu anlatan bir dervişe bürünmüştü. Bilgece sordu; “Söyler misin, bu bahçeyi yıllardır diri tutan hangi emektir, hangi aşktır sence?” Sustu ve cevap vermemi bekledi. Sonra “Hııı? Sence aşk değil de nedir? Her ağaca gizli bir sevgi işlemiş bu yaşlı adam ve genç kuşakların şehirlere göç etmesine rağmen terk etmiyor buraları...” dedi.
***
“Biliyor musun ben onu epey izledim. Belirli aralıklarla uzaklardan gelip, ağıtları anımsatan mırıldanmalar eşliğinde bahçesinin bakımını yaptı ve eğer denk gelmişse sanki evindeymiş gibi kaldığımız yere gelip konuk oluyordu. Hiç sormadan hemen arkadaşlar bir gerilla çayı veriyordu. Öyle güzel içiyordu ki, sanki her yudumda ömrünün ayrı bir güzelliğine dalıyormuş gibi gözlerini yumuyordu. Sonra Kürt ihtiyarlarına has o sevimli mimiklerine bir gülümseme eşlik ediyordu. “Ellerinize sağlık. Teşekkürler” der ve yaşlı gövdesine destek olsun diye elini dizine koyarak kalkar, akşam güneşiyle yarışacakmış gibi vadideki sırta doğru patikada yol alır, güneş batmadan gözden kaybolurdu” dedi Şiyar.
“İlginç ama... Şimdi anlattığın bu yaşlının özellikleri dedeminkine ne kadar da çok benziyor! Dedem de, akşama doğru bahçeden eve gelirken döner, tekrar bahçeye bir bakış fırlatırdı” dedim. Şiyar gülerek; “Tamam işte, benim dedem de öyle yapardı. Fakat bu ihtiyar, bizden ayrıldıktan sonra ne bahçesine ne de bize taraf bakmadı hiç. Acaba diyorum, bizimle; bahçesini ve toprağını güvenceye aldığını mı düşünüyordu?” dedi. Ben de gülümseyerek, “Elbette. Sizden daha iyisi, masallardaki koruyucu melekler olarak anlatılır herhalde” diye yanıtladım.
“Bizim zirvelerde olmamız, terkedilmiş köylerine sanki çocukları dönmüş gibi hissettiriyor. Aylarca mesken tuttuğumuz zirvelerde onları da koruyorduk. Tabii ki gerilla olduğumuz için o çocuklar gibi kaygısız değildik. Yine de gerillayız biz, adına ferman çıkarılmış, son neferine kadar… O yüzdendir ki kimsenin yaşamadığı ve yaşayamayacağı yerde yaşamı yeniden anlamlandırıyor gerilla...” dedi gururla Qendîl zirvelerinden bakarken...
“Peki vedalaşacak mısın onunla?” diye sordum.
“Hayır, ondan ve yurdumdan ayrılmıyorum ki! Sadece bir yerden başka bir yere gideceğiz” dedi kararlılıkla...
***
Sığınağa döndüğümüzde, saatlerce saz çalıp deyiş söyledi. Söylediği onlarca deyişin kayıtları içerisinde, en çok sevdiği “ömrüm sana doyamadım” olduğu kanaatimi güçlendiriyor. Çünkü üç ayrı zamanda, aynı tarzda söylüyor:
“Divane gönlüm benim
Bir dala konamadın
Nice derde dayandın
Bu derde dayanamadın”
Biz ona, o ömrüne doyamadan, ülkesinin batısının en batısında, 2016 baharında toprağa düştüğünde şairin tanımladığı; "Nerde beklenirse ordaydılar / bir kez bile gecikmediler ömür boyu…" serüvencilerin içindeydi.
***
Şiyar, Dersim’de yitirdiği Seyîd adındaki bir yoldaşına atfen birçok kez söylediği deyişin, bir gün onun için de söylenebileceğini ve özdeşleşebileceğini hiç düşünmemişti belki de:
“Dağların rüzgarıydı
Öfkenin tufanıydı
Görseniz ne ihtişamlıydı
Çevirmişler dört yandan
Kurşun yağmış her yandan
Yıldızlara yoldaş ol Seydo (Şiyar)…”
***
Ve Qendîl’de gerilla Şiyar’dan dinlediğim tüm deyişleri sanki kendisi yazmışçasına yaşayarak söylüyordu. Deyişler Şiyar’a, Şiyar ise deyişlere; ikisi de bu diyarlara çok yakışıyordu… Şiyar popüler bir ozan değil; bizde yaşayan, tanıyanların ve dağların hayran olduğu gizli bir ozan.
Bilgece sordu; “Söyler misin, bu bahçeyi yıllardır diri tutan hangi emektir, hangi aşktır sence?” Sustu. Cevap vermemi bekledi. Sonra “Hııı? Sence aşk değil de nedir? Her ağaca gizli bir sevgi işlemiş bu yaşlı adam ve genç kuşakların şehirlere göç etmesine rağmen terk etmiyor buraları...” dedi.