Dış politika Kürtlere endeksli
Doç. Dr. Haluk Gerger, Ortadoğu’daki gelişmeleri, I. Dünya Savaşı ve sonrasındaki statükonun yıkılması olarak yorumluyor. Türk devletinin bu yeni dönemde pay kapmayı planladığını belirten Gerger, bir diğer hedefin ise ...
Doç. Dr. Haluk Gerger, Ortadoğu’daki gelişmeleri, I. Dünya Savaşı ve sonrasındaki statükonun yıkılması olarak yorumluyor. Türk devletinin bu yeni dönemde pay kapmayı planladığını belirten Gerger, bir diğer hedefin ise Kürtlerin statüsüz bırakılması olduğunu söyledi.
Türk devletinin Kürtler için öngördüğü statüsüzlük çabalarının sonuçları konusunda Gerger, şu ifadeleri kullanıyor: “Türkiye, Kürtlere karşı en küçük bir destek için yabancı ülkelere, şirketlere, kurumlara akılalmaz ödünler veriyor; mali, ticari, politik imtiyazlar tanıyor; hizmetler sunuyor. İç ve dış istikrarsızlık içinde çırpındıkça da batıyor. Türkiye Kürt mücadelesi karşısında çok boyutlu yenilgiler aldıkça bunlar dış politikasına da yansıyor, orada da büyük tahribatlar yaratıyor. Türkiye bu dış politika ile uygar dünyadan kopuyor; ilerici halklar, yapılar, örgütler, hareketler nezdine itibarsızlaşıyor; bir zamanların ırkçı Güney Afrikası gibi uluslararası parya olmaya evriliyor.” Gerger ile ‘Arap Baharı’, uluslararası güçlerin bölge üzerindeki hedefleri, Türkiye’nin pozisyonu ve Kürt dinamiği konusunda görüştük.
Ortadoğu’da son bir yılda yaşanan gelişmeleri göz önünde bulundurduğumuzda Arap Baharı, halkların ayaklanması gibi değişimler içeren bir dalga yaşanıyor. Fakat şimdi yaşanan bu değişimi nasıl anlamak gerekiyor?
Ortadoğu’daki statüko önce I. Dünya Savaşı sırasında İngiliz ve Fransız Dışişleri Bakanları arasında imzalanan Sykes-Picot Antlaşması ile kuruldu. Böylece, bölgedeki Osmanlı toprakları iki sömürgeci güç arasında bölüşüldü. Araplar parçalandı, yapay devletçikler, hanedanlar kuruldu, bunlar ya resmen manda olarak ya da başka biçimlerde sömügeciliğe bağlandılar. Bu arada, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu ve Kürdistan da dört ülke arasında (Türkiye, Irak, Suriye, İran) pay edildi. Bu sömürgeci politik harita İkinci Dünya Savaşı sonrasında İsrail’in kurulmasıyla yeni bir boyut daha kazandı. Söz konusu statükoya karşı İran’da ve Arap ülkelerinde ortaya çıkan direniş, 1950’li yıllarda Bölge’ye yoğun Amerikan müdahalesi ve Soğuk Savaş politikaları yeni bir dönem başlattı. Yaşanan büyük çalkantılar sonrasında, İran’da, yurtsever Musaddık hükümeti bir Amerikan-İngiliz ortak darbesiyle devrildi; ülkeden kaçmış olan Şah yeniden başa geçirildi; Savak diktatoryası kuruldu; Musaddık iktidarının millileştirdiği İran petrolü yeniden özelleştirilerek Batılı ülke şirketleri arasında pay edildi. Mısır, Irak ve Suriye’de, İsrail ve ABD-İngiliz-Fransız Bloku’yla çatışan ulusalcı-sol iktidarlar kuruldu. Daha sonra bunlar Sovyetler Birliği ile ittifaklar kurdular. Buna karşılık ABD-İngiliz ittifakı, Lübnan ve Ürdün’ü işgal ederek, Körfez Bölgesi’ndeki askeri-ekonomik denetimlerini güçlendirerek, Şah’a destek vererek ve İsrail’i silahlandırarak, kendi nüfuz alanlarını tahkim ettiler. Bu emperyalist kampın bölgedeki temel yerel işbirlikçisi-tetikçisi de Türkiye oldu. Daha sonraları Körfez Bölgesi silahlandırılan ve güçlendirilen Şah’ın İran’ına devredildi. Zaman içinde de bölge halkları Amerikan emperyalizmi-İsrail Siyonizmi-Türk militarizmi-Şah diktatörlüğü ve Arap işbirlikçiliği ile kuşatılmış oldu. İşte şimdi bu kökenleri I. Dünya Savaşı yıllarına dayanan statüko yıkılıyor.
Bununla bağlantılı Türkiye, dış politikada emperyalist ülkelerle stratejik işbirliği ve onlardan aldığı rol ile Ortadoğu’da bir misyon üstlenmiş gibi görünüyor. Dolayısıyla Ortadoğu ve Arap ülkelerinde ılımlı İslamı oluşturmak için AKP Hükümeti taşeron olarak kullanılıyor denebilir mi?
Bu, ikili biçimde oluyor. Bir yandan kendi halklarına düşmanlaşmış ulusalcı sol diktatörlüklere karşı halklar ayaklanıyor; bir yandan, her ülkedeki egemen sınıf ve tabakalar, asker ve sivil bürokrasi, liberal ve dinci mülk sahipleri, isyan karşısında geri çekilerek ve kimi reformlarla hegemonyalarını sürdürecek bir restorasyonu sağlamaya çalışıyorlar; öte yandan da, Batılı güçler bu isyanlardan ‘Küreselleşme ve Yeni Dünya Düzeni’ne uygun yeni işbirlikçi bir tablo çıkartmak için müdahale ediyorlar.
Türkiye’nin rolüne gelince; Türkiye, bölgedeki eski statükonun yıkılıp yeni düzen kurulması durumunda, bir emperyalist ganimet sofrasının kurulacağı hesabını yapıyor ve bu masada yer alarak yağmadan pay kapmak istiyor. Türkiye, ikinci ve daha önemli olarak da, kendi bastırma harekatlarına emperyalizmin desteğini sağlamlaştırmak ve her parçadaki Kürt dinamiğini askeri-politik- ekonomik-sosyal denetimi altında felç halinde tutmak, kuşatmak istiyor.
Emperyalizm bölgede iktidara getireceği rejimlerden iki şey bekliyor. Birincisi, bunların içerde ve dışarda, küreselleşme sürecine uygun roller üstlenerek uluslararası kapitalizme eklemlenmesini hedefleniyor. İkinci olarak da, her bölge ülkesinin, İsrail’le uzlaşma temelinde emperyalist ‘Yeni Dünya Düzeni’ne entegre edilmesi amaçlanıyor. Böylece, Büyük Ortadoğu Projesi diye adlandırılan yeni statükoya bağımlılık sürecinin hayata geçirilmesi planlanıyor. Hesaplara göre, böylece yeni rejimlerin önderliğinde, bölge ülkelerinde, -sokakta, ailede, okulda, camide, kışlada, hayatın her alanında ve kurumsal boyutta- vahşi kapitalizmi, neoliberal ilişki kalıplarını ve ideolojiyi, giderek işbirlikçiliği, emperyalizme tutsaklığı kendi öz dinamikleriyle yeniden üreten bir yapılanma oluşmuş olacak. Türkiye, bu tür bir yapılanmanın ideal örneği, bir tür ‘model’ veya ‘ilham kaynağı’ olarak görülüyor. Özünde ‘işbirlikçilik’ anlamında kullanılan ‘ılımlı’ sözcüğü ile tanımlanan yeni ‘İslamcılık’ ile eskinin ‘ılımlı (işbirlikçi) milliyetçiliğinin harmanlanmış bir ideolojik dinamik öncülüğündeki yapılanmanın Türkiye’de AKP ile başarıya ulaştığı görülüyor ve bu model öteki bölge ülkelerine de ihraç edilmek isteniyor. İkincisi, Türkiye’nin gerektiğinde militer dişlerini de gösterebileceği ve emperyalist müdahalelerde askeri olarak da işe yarayabileceği düşünülüyor. Böylece Türkiye, bölgeyle kültürel-tarihi bağlarıyla ve gerektiğinde de askeri olanaklarıyla emperyalizmin bir ‘Truva Atı’, yerine göre ‘taşeron’u ya da ‘tetikçi’si olarak sahneye sürülüyor.
Suriye’de Ortadoğu’da önemli bir ülke. Geçmişte Türkiye-Suriye ilişkileri önemli iken şimdi değişmiş bulunuyor. Erdoğan adeta ABD adına konuşur gibi Esad ve Suriye yönetimine çağrılarda bulunuyor. Yine Suriye’deki ayaklanmalara ve muhalefete Türkiye açıktan destek veriyor. Erdoğan’ı ve uyguladığı politikayı nasıl okumak gerekiyor?
Suriye, Irak ve Libya sonrasında düşürülmesi gereken son ülke konumunda. Onun düşürülmesi, o sözünü ettiğim eski statükonun ‘ulusalcı sol’ son kalenin de yıkılması anlamına geliyor. İkincisi, Suriye; Hizbullah gibi, HAMAS ve hatta Irak Şiiliği gibi İran’ın ‘güvenlik hinterlandı’nın en önemli mevzii. Suriye’nin düşmesi, İran’a da büyük darbe vurulması, onun savunma mevzilerinden başlıcasının ele geçirilmesi olacak. ABD ve İsrail açısından önemi burada. Türkiye bakımındaysa, Amerika’ya hizmet zorunluluğunun ve tercihinin yanı sıra başka bir önem daha taşıyor. O da oradaki Kürt varlığıyla ilgili. Türkiye için bütün Kürt parçalarındaki durum kendisi için bir ‘iç sorun.’ Türkiye, eskiden Irak, Suriye ve İran’la birlikte, ortaklaşa kuşattıkları Kürt varlığını şimdi Amerikan icazeti temelinde, kendi stratejik olanaklarıyla tek başına demirden öksesi içinde tutmak istiyor. Irak’ta Amerika işgalinden sonra ortaya çıkan Kürt yapılanmasını yaşamsal bir tehdit olarak algılayan Türkiye, şimdi, kendi kontrolü dışında bir Kürt dinamiğinin bir de Suriye’de oluşmasından dehşetli korkuyor. Dolayısıyla da Suriye rejiminin çökertilmesinde aktif rol alarak, oradaki gelişmelerde söz sahibi olmayı amaçlıyor. Savaş kışkırtıcılığı yaparak ön saflarda askeri olarak da yer alıp oradaki yeni durumda ele geçireceği insiyatifle Güney Kürdistan’ı kuşatabileceğini, kendi Kürt savaşında da yeni avantajlar elde edebileceğini hesaplıyor. Tabii bu planların bir yanında da İran ve İran Kürdistan’ına ilişkin stratejik projeler var.
Türkiye-İsrail arasında bir sürtüşme var gibi görünüyor, oysa İsrail ile bir taraftan her türlü işbirliği ve stratejik anlaşmalar sürüyor. Aynı şekilde Almanya ile vakıflar konusunda bir çatışma var gibi gösteriliyor, bu ülkedeki Kürtlere karşı işbirliği sürdürülüyor. AKP’nin böyle bir izlenim yaratmasının perde arkasındaki amacı ne?
Türkiye ile İsrail, 1950’li yıllardan bu yana stratejik müttefik durumunda ve her ikisi birden emperyalizmin vurucu gücünü oluşturmuşlardır. Türkiye, İsrail’i tanıyan ve onunla büyükelçilik düzeyinde ilişki kuran ilk müslüman ülkeydi. Soğuk Savaş sırasında ilişkiler çok daha geliştirildi. 1950’li yıllarda bu kirli ilişki gizli yürütülmekteydi ve ‘Hayalet Pakt’ diye adlandırılmaktaydı. O zamanlar Türkiye Amerika’nın bölgede öne sürdüğü baş işbirlikçisiydi ve Arapların tepkisini çekmemek için İsrail ilişkisi gizli tutulmaktaydı. 1970’lerden sonra Türkiye Arap petrolüne ve mali yardımlarına ihtiyaç duymaktaydı, BM’de Kıbrıs sorununda onların desteğine muhtaçtı ve içeride de toplumsal sol muhalefet gelişmekteydi, bu nedenle de İsrail ile ilişkiler zorunlu olarak fiilen askıya alınmıştı. Özellikle de 1990’lardan sonra ise, hem iç hem dış ortamın elverişli hale gelmesiyle, aleni bir işbirliği başlatıldı. Türk militaristleri ile İsrail siyonistleri bulundukları ve egemenlik kurdukları coğrafyaya dışardan sonradan geldiklerinin ve yerli sahipleri kanla bastırmış olmaları nedeniyle, kurdukları egemenlik kurumları, ideolojileri, konumları itibariyle birbirlerine çok benzerler. Batı bağlantıları onları ayrıca birleştirir. Bu ‘kan kardeşliği’ aslında bugün de sürüyor. Ne var ki, Amerika’nın da telkinleriyle, Türkiye, bölge rejim ve halklarıyla diyalog kurabilmek, böylece ‘Truva Atı’ rolünü daha iyi oynayabilmek için, İsrail’e karşı kimi tavırlar almak zorunda kaldı. Elbette, İran’la emperyalizm adına ilişki ve diyalog kurabilmek için İsrail’in bu ülkeye ilişkin sert önlem taleplerine karşı çıkmak gerekti. Elbette Filistinlilerle, HAMAS’la yine Batı adına diyalog geliştirebilmek için Gazze’de İsrail’i eleştirmek gerekti. Elbette, Suriye ile temas kanallarını açmak için Golan Tepeleri’ndeki İsrail işgaline olumsuz tepki göstermek gerekti. Onun için Türkiye’nin bölgeyle diyalogunu Batılılar Amerikan mesajlarının taşınması için ‘en kısa yol’ şeklinde tanımlayarak anlatıyorlar. Bütün bu gereklilikler, ayrıca, Türkiye’nin, giderek kendisi kriz içindeki Amerika’ya İsrail’in bir yük olmaya başladığı teşhisiyle birlikte, emperyalizmin bölgedeki ‘baş gözdesi’, ‘baş müttefiki’ olma ve böylece de mali, politik, stratejik desteklerden daha fazla yararlanma hedefi için de, İsrail’i yalnızlaşmaya yönelik gerginlik stratejisini uygulamaya koymasını getirdi. Bu, aynı kaynaktan beslenen, aynı ipte oynayan iki cambaz arasındaki bir rekabetin dışa vurumuydu aynı zamanda. Alman vakıfları meselesi ise, daha çok iç politikaya yönelik bir manevra. Türk halkının milliyetçi, muhafazakar ve yabancı (özellikle Batı) karşıtlığı (xenophobia) hissiyatlarını kaşıyarak içeride prim yapmaktı bu. Bir de, Alman sosyal ve sivil kurumlarının özellikle Kürt belediyeleriyle dayanışmasını kırmaya yönelik ucuz bir politikaydı yapılmaya çalışılan.
Türkiye Ortadoğu’da stratejik önem pazarlayarak Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı uluslarası destek topluyor. Dış politikada Kürtler ve PKK’nin önemi ve rolü nedir, Türkiye’nin dış politikası Kürtlere nasıl yansıyor?
Türk dış politikasının temel, yapısal ve kurumsallaşmış, kemikleşmiş, üç özelliği var. Birincisi, emperyalizme çok yönlü bağımlılık. İkincisi, Türkiye’nin ‘stratejik değeri’nin yani militarist hizmetlerinin emperyalizme pazarlanmasının rejimin ayakta kalmasını sağlayan ana unsur olarak görülmesi. Üçüncüsü de, Kürt varlığına karşı bütün askeri-politik-ekonomik-ideolojik politikalarında, strateji ve taktiklerinde, dış dünyanın, özellikle de emperyalizmin desteğini almak. Türkiye, sıkıştıkça ve Kürt sorunu doğası gereği uluslararasılaştıkça, Kürtler diplomatik arenada ve özellikle de halklar nezdinde tarih sahnesine daha güçlü çıktıkça, rejim bu ihtiyacı daha fazla hissediyor ve böylece başta PKK dinamiği, Kürt sorunu onun temel dış politika ögesi, uğraş alanı, hedefi, amacı haline geliyor.
Kürt sorunundaki çözümsüzlük ve şiddet siyaseti sadece Türkiye’nin bütün iç sorunlarını içinden çıkılmaz hale getirip ağırlaştırmakla kalmıyor, onun dış dengelerini bozarak, dış politikasının ana unsuru haline gelerek de ‘sorunların anası’ olma özelliği taşıyor. Türkiye, Kürtlere karşı en küçük bir destek için yabancı ülkelere, şirketlere, kurumlara akılalmaz ödünler veriyor; mali, ticari, politik imtiyazlar tanıyor; hizmetler sunuyor. İç ve dış istikrarsızlık içinde çırpındıkça da batıyor. Türkiye Kürt mücadelesi karşısında çok boyutlu yenilgiler aldıkça bunlar dış politikasına da yansıyor, orada da büyük tahribatlar yaratıyor. Türkiye bu dış politika ile uygar dünyadan kopuyor; ilerici halklar, yapılar, örgütler, hareketler nezdine itibarsızlaşıyor; bir zamanların ırkçı Güney Afrikası gibi uluslararası parya olmaya evriliyor.
Özet olarak diyebiliriz ki, Kürt ya da PKK dinamiği ile mücadele Türkiye dış siyasetinin güncel, acil, yapısal, temel amacına dönüşmüş durumdadır.
Böylece Türk dış politkasındaki yapısal şiddet, militarizm öğesi, yani militarizmi bir ihraç geliri olarak emperyalizme pazarlamak için çatışmacı bir uluslararası ortama ve dış politikaya olan eğilim, Kürt karşıtı militarizm ile yeni bir boyut daha kazanıp tam yapısal bir unsura haline geliyor.
Böylece militarizm içten ve dıştan Türkiye’yi, kurumlarını, kültürünü, siyasetini, toplumsal yapısını, moral konumunu, insan unsurunu, dış dünya ile ilişkilerini kemiriyor, çürütüyor. Kürtlerin barış elini geri çevirmekle, aslında Türkiye kendine uzanan dostluğu da reddediyor, kardeşlerini düşman, sömürücü yabancıları da dost görüyor, giderek kendi düşmanı yine kendisi oluyor.
DERVİŞ ÇİMEN*
*Devriş Çimen’in bu söyleşisi, Ocak ayı çıkacak olan Kürdistan Report Dergisi’nin 159. sayısında Almanca olarak yayınlanacak.